Kuşkusuz en iyi bal, arının hiçbir insan müdahalesi olmaksızın, kendi yaptığı kovanlarda ürettiği tabiî baldır. Böyle bir balı bulmak neredeyse imkânsız. Birkaç yıl öncesine kadar piyasadaki en önemli sorun, arıya şeker yedirilmesiyle elde edilen düşük kaliteli ballardı. Artık durum daha vahim hâle geldi. Özellikle ihraç edilen balların yabancı ülke gümrüklerinden ’sahte’ ve ’hileli’ oldukları gerekçesiyle geri dönmeye başlaması , balı daha da tartışmalı hâle getirdi. Recep Sıralının sahte ballarla ilgili uyarısı oldukça dikkat çekici: "Nitekim ülkemizde konuya ilişkin son yıllarda yapılan denetimlerde, yetkililer tarafından sahte bal oranının yüzde 30a ulaştığı ortaya konmuştur. Glikoz ve fruktoz gibi şeker türevlerine aromatik maddeler eklenerek üretilen bu şuruplarda, arıların hiç bir fonksiyonu bulunmamaktadır. Ancak, balın üçte bir fiyatına satılması, bu şurupları cazip hale getirmektedir.
Tatlandırıcıların tümünden uzak duran biri olarak, şeker hakkında okumalarım beni şekeri bırakmaya itmiştir. Bu kararı verdiğim günden bu yana rafine şekeri tüketmiyorum ve ağız tadım tümüyle yerine gelmiş durumda. Doğrusu ilk günler zorlanacağımı ve çok sevdiğim tatlardan nasıl korunacağımı düşünmüştüm. Ama bu çok sürmedi.
Eriştiğim her bilgi ve veri, beni, beyaz rafine şekeri keşfedenlere ve onu hibrit veya GDO’lu hâle getirenlere lânet okuyacak noktalara getirdi. Bazı kimseler, ’ben şekersiz asla yapamam’ diyor. Siz de böyle insanlardansanız, alternatif şeker kaynaklarını, rafine edilmemiş olanları tercih edebilirsiniz. Ama bu asla bir tavsiye değil, alternatif önerisidir. Bir diğer alternatif ise, şeker kamışı suyudur.
Tarım Bakanlığı, Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği kapsamında çıkardığı ’Gıda Maddelerinde Kullanılan Tatlandırıcılar Tebliği’ ile yapay tatlandırıcıların kullanı¬mına izin verir. Yapay/suni ve kimyasal tatlandırıcılar şöyle sıralanır:""
• E951 Aspartam
• E954 Sakkarin ve sodyum potasyum ve kalsiyum tuzları
• E950 Asesulfam K Read the rest of this entry »
Gıda katkı maddeleri, hayvan besleme yöntemleri ve genetik gibi konularda, bir fıkıhçının artık tek başına fetva vermesi çok da mümkün gözükmüyor. Mesele, sadece GDO konusunda "haram diyebilmemiz için, insan bedeninde olumsuz sonuç ortaya çıkarması gerekir"’" diyerek kararsız kalan Din İşleri Yüksek Kurulunun, meselenin sağlık dışında siyasi, ekonomik, çevresel, sosyolojik, tarımsal arka planlarını da bilebilme imkânı olabilseydi, hiç kuşkusuz dinî boyutunu çok daha kolay vuzuha kavuşturabilecekti. Hakikatte de meselenin siyasi, sosyal, çevresel, ekonomik, tıbbî ve hatta duygusal ve tarihi boyutu vardır. Meselenin bu boyutlarını inkâr etmeyen ABD Tarım Bakanı Tom Vilsack, üçüncüsü gerçekleştirilen Clinton Küresel Girişimi (CGI-Clinton Global Initiative) toplantısında şu tarihi itirafta bulundu: "GDO’lu ürünler, insan ve hayvan sağlığı açısından zararsız diyemem. Kesin bir kanıya varmak için erken. İnsan ve hayvan sağlığı açısından etkileri üzerinde çalışmalar ve bilimsel araştırmalar hâlen devam ediyor. Bu çalışmaların tamamlanmasını beklemek lazım."
Bugün dünyanın hiçbir ülkesinde, tüketiciler yedikleri ekmeğin içeriğinin ne olduğunu bilmezler. Ne üreticiler ne de devletler, tüketicilerin bu hakları bilmesini de istemezler. Çünkü küresel yapıda belirleyici unsur, devletler değil şirketlerdir.
Aslında, devlet dediğimiz mekanizmaları siyaset adamları idare ediyor gibi görünse de, karar almalarında belirleyici olan şirketlerdir. Meselâ, Avrupa Birliğinin gıda ile ilgili 2009 tarihli bir dokümanında "Bugün değil ancak bir gün, Avrupalılar satın aldıkları ekmeğin ununun nereden geldiğini bilecekler"" denmiştir. ’Biz dünyanın en sıkı tarım şartlarına sahibiyiz’ diyen AB bile, ürün etiketlemesine, geniş anlamda tüketicinin bilgi edinme hakkına saygı duymadığını itiraf etmekten utanmıyor.
Etler arasında da A kan grubundan olanlar için beyaz et ve özellikle balık eti şifa kategorisine girer. Tabii her balık değil. Mesela Türkiye’de çokça tüketilen hamsi, A gruplarında ciddi hazımsızlığa neden olur. Alabalık, somon (yerlisi daha makbuldür), levrek (çizgili levrek hariç), mercan türü, mezgit, morina, sardalya, sazan ve uskumru, A grubundan olan insanlar için hazmı kolay ve çok yararlı balıklardır. Bunun dışında turna balığı, somon havyarı, tekir, mersin balığı, kılıç balığı, köpekbalığı kum midyesi de A gruplarının hazmedebildiği balıklardır.
Meyveler ile sağlık arasında muhteşem bir ilişki var. Cenab-ı Allah tabiatı bir eczahane-i sübhaniyye gibi yaratmış. Kudret eli tabiatı insanın ihtiyacına göre sevk ve idare ederek hangi mevsimde insanın ve hayvanların neye çok ihtiyacı varsa o meyve veya sebzeyi bolca vermektedir. Her bir meyve ancak mevsiminde yenilirse faydadır. Söz gelimi bir yaz meyvesi olan karpuz ve üzümü saklayıp bekletip kışın tüketmek, faydadan ziyade zarar verebilir. O yüzden de sera sebzeciliğiyle üretilen sebze ve meyveleri dikkatli kullanmak gerekmektedir. Mevsiminde olmayan kabak, patlıcan, domates, biber belki karnımızı doyurur ama bize fayda vermiş olmaz. Sadece midemize bir şeyler tıkıştırmış oluruz.
Yabanî etler içinde insana en yararlı olan et ise ceylan ve geyik etidir. Tavşan eti mahiyeti itibariyle iyi bir idrar söktürücüdür; mesanedeki taşların eritilmesine yardımcı olur. Özellikle de B ve AB grupları için tavşan eti oldukça yararlıdır.
Dana eti insan tabiatına sertlik ve güç katar. Koyun eti yumuşaktır, inek, iki yaşından büyük keçi ve deve eti ise hazım itibarıyla sert etlerdir. Bu tür etleri, Sıfır ve B gruplarındaki insanların midesi kolaylıkla hazmedebilir.
Şimdi kokuların bu kitabımızı ilgilendiren kısmına geliyorum.
Peygamber Efendimiz (sav)’in Mescid’e giderken soğan ve sarımsak gibi başkalarım rahatsız edecek yiyecekleri yemediğini biliyoruz. Bu tavrıyla temiz ruhların temiz kokuyu sevdiğini, kimsenin kimseyi rahatsız etmemesi gerektiğini ümmetine telkin etmiştir.
Öte yandan sarımsak ve soğan yemenin insan sağlığı açısından faydasını vurgulamak için de "Bana Cebrail gelmeseydi ben de sarımsak yerdim." dediğini de biliyoruz.
Demek ki öyle yiyecekler var ki insan onu yediğinde melekler rahatsız olup o kişiden uzak duruyorlar. Bazı melekler var ki insanların yaydığı kokuya tahammül dahi edemiyorlar. Read the rest of this entry »
Yemekle birlikte su içmek ise bir başka sıkıntıya; sağlığın bozulması ve yanında mide hacminin büyümesine sebep olur. Çünkü yemekle birlikte alınan su, midede besinin bir parçası olarak işlem görecektir ve onu da yenilen yemeğin cinsi enzimlerle işleme tâbi tutar. Elbette katı gıdalar yeniliyorsa onu yumuşatmak babından ve tabii içerdeki enzim ve asit oranım bozmaya fırsat vermeyecek miktarda su içmek gerekebilir. Bu durumda da suyun, sindirim enzimleri ile yeterince karılması için ağızda uzun uzun tutularak içilmesi önerilir. Ama unutmayınız ki yemekle aldığınız suyu, mide su değil yemek kabul edecektir.